Geçişler ve Akış Deneyimi Üzerine
- Aug 5
- 2 min read
Updated: Aug 11
Johan Hari, Çalınan Dikkat kitabında psikolog Mihaly Csikszentmihalyi’nin tanımladığı “akış hâli”ni şöyle aktarır: “Yaptığınız şeye kendinizi kaptırıp benlik hissini kaybettiğiniz, zamanın ortadan kaybolur gibi olduğu, deneyimin kendisine aktığınız anlar.” Bu akış hâli, geçiş alanlarında ve yaratıcı süreçlerde de kendini gösterir.
Akışkanlığı, antropolog Victor Turner’ın liminal evre tanımıyla birlikte düşünebiliriz. Liminal evre, kişi ya da grupların eski statülerinden ayrıldıkları, kimliklerinin belirsizleştiği bir ara hâl olarak tanımlar. Bu geçici ara hâl deneyimini; sanatsal sürecin içinde eseri yapan ya da oluşturan öznenin bir ölçüde geri plana çekildiği, hatta kimi zaman kimliksizleştiği; buna karşılık sanatsal sürecin genişlediği ve canlandığı, böylece potansiyellere açılmanın mümkün olduğu bir eşikte olma hali olarak düşünebiliriz. Bu eşik alanda adeta doğrusal akan zaman askıya alınır ve dikkat akışkanlaşmaya başlar. Dışavurumcu Sanatlarda da liminal alan deneyimi, sanatsal sürecin yoğunlaştığı böyle anlara tekabül eder.
Burada, hem odaklı hem de kontrollü olmayan bir dikkat hâli görünür olur. Bu akışkanlık içinde şekillendirme mümkün hâle gelir. Neye ve nasıl şekil verileceği tam olarak bilinmese de, şekil verme kapasitesine güvenmeyi adım adım öğrenmek pek çok şeyi dönüştürür. Bu geçişken alanın içinde bulunmak; dikkati yumuşatmayı, vazgeçmek ile sahiplenmek arasında bir denge kurmayı ve nihayetinde üretime uzanan bir yolculuğu içerir. “Önemli olan süreçtir.” ifadesi tam da bunu anlatır: Henüz ortaya çıkmamış olanın ortaya çıkacağına güvenmek ve süreçte mevcut olmak. Bu mevcudiyet, anda beliren duyumsamaların hassasiyetine kulak vermeyi ve bedenin duyarlılık kapasitesini keşfetmeye açık olmayı gerektirir.
Kullanılan malzemelerde, mekânda ve bedendeki duyumsamalar arasında dolaşan akışkan dikkatin şekillendirici etkisiyle “küçük doğumlar” gerçekleşir. Doğacak olanın kapsanması ve tutulması gerekir. Dışavurumcu Sanatlarda, “sürece güvenmek” ve poiesisin —yani alternatif bir üretme kapasitesinin— her zaman mümkün olduğu fikri merkezî bir yerde durur.
Bu yaratıcı sürecin içinde grupla birlikte yer almak, neyin ortaya çıkacağından çok, bir şeylerin nasıl ortaya çıkıverdiğine tanıklık etmeyi ve her defasında hayret duygusuyla deneyimin içinde kalmayı mümkün kılar. Bu deneyim, gündelik yaşamda da sürece güvenme ve alternatif yanıtlar üretebilme kapasitesini kaçınılmaz olarak geliştirir. Beklentisiz bir biçimde bilinmeyenle kalmaya ve karşılaşmalardan öğrenmeye açık olmak giderek daha önemli hâle gelir.

