Kıyıda
- Jul 13, 2025
- 2 min read
Updated: Aug 12
Beklemek, kıyıda olmak, ayakların suyla temasını düşlemek, düşlerken geçen zamanlar suyla beraber akarken, o suyun kıyısında durmak, beklemek ve beklemek. Yaşamayı ve suyla beraber akmayı beklemek..
Japonyalı Görsel Sanatçı Yukako Manabe’nin bu resmi bana küçük bir çocuğun kıyıda (yaşamayı) bekleyen hali gibi göründü. Belki orası bir su kıyısı değil de bir kara parçasıdır. Ayak tabanlarının altında belli belirsiz fark edilen çiçeklerin bulunduğu bir zeminden, ruhsallığın kara kıtasına adım atma cesaretini göstermeye çalışan ve o eşikte bekleyen ürkek bir çocuk gibi. Birbirinden farklı gören gözlerin sahipleri insanlar olarak, tek bir şeye bakınca sayımız kadar farklı ton görebilmemiz kuşkusuz farklılıklara işaret ettiği kadar bir zenginliğin de göstergesi. Bu öznellik, herkesin ruhsallığının biricikliği ve içinde bulunduğu politik, kültürel, ekonomik, sosyolojik bağlamların da bu öznelliği belirleyen tarafları, çok fazla katmanı olan bir hikayenin parçalarını oluşturduğumuzu düşündürüyor. Bu çokluğun içinde benzer tonlar yakalamak, kesişen alanları fark etmek de yaşama anlam verme sürecinde çok fazla kapı aralıyor.
Bir şeylerin kıyısında bekleme ortaklığı da sanki insanlığın geniş bir kesişim alanında kendine yer buluyor. Kıyıda olmak bir yandan eşikte olmak gibi. Her başlangıç, sayısız beklemenin çocuğu, her atılan adım da kişinin ardından uzanıp gelen tarihselliğini de sırtlanıp yola koyulmasını gerektiriyor. Julio Cortazar'ın Ayakizlerinde Adımlar öyküsünün isminden çağrışımla; bizden önce atılmış adımlara karışıyor hep adımlarımız. O adımlar belki kıyıda atılan adımlar gibi suyun her an izlerini silebildiği bir yer de olabilir. Göze görünmeseler de o ayakizlerinin varlığıyla temasta yeni adımlar atmaya çağırırlar sanki. Geçmişin bugünde görünür olması biraz da geçmişe doğru atılan adımlarla bugünde yeni ayakizleri oluşturabilmeye yarar. Fakat o adımlar kolaylıkla atılamaz çoğu zaman. Beklemeye eşlik eden duygular, adı konulamayan teleşlar iş başındadır. Fransız Psikanalist ve Filozof Anne Dufourmantelle, Riske Övgü kitabının Korkularımızı Dost Edinmek bölümünde, adeta parmaklarımızın arasında dolaşacak kadar bize yakın olan korkularımızın akmalarına izin verip ardından da onları tutmayışımızın pişmanlığını üzerimizde taşıdığımız çelişkili bir halden söz ediyor ve şöyle devam ediyor :
"Yanlış savaşa tutulmuşuz, unutulmuş bir davanın kayıp askerleriyiz. Çocukluğun, hala öylesine canlı, umutsuz davasıdır bu. Yaraları bile bizi nostaljik yapan çocukluğun saf mükemmeliyetidir. İlk dehşetlerimizin icat edildiği yerdir orası, ilk dev ve cennet çizimleri yaptığımız ve yıllar boyu, tutulmayacak sözlerle silahlandırılmış uykusuz gecelerde bir alacak olarak talep edeceğimiz yer. Oysa bu sözler için kimsenin elinden bir şey gelmeyecektir, lafınızı kesmeden sizi yıllar boyu dinleyecek dikkatli psikanalistin bile, o da kaçıracaktır rüzgarın aşındırdığı ak çakıllı yolu, kuşları, yalnızlığı, unutuşu. Gizem şu ki o sizi asla bırakmaz. Yani sınırlarını korkularınızın belirlediği o bölge. Nihayet oraya adım atabilmek ve orada çözülmek, nefesini tutarak nehre dalmak, parlak çakıllara dokunup, onları ne aynı parlaklığa ne de gizeme sahip olacakları yüzeye çıkarmak, yakından incelemek, okşamak için korkma riskini almak. Nereden geliyorsun? Adın ne? Benden ne istiyorsun? ..”

Sınırlarını korkuların belirlediği o bölge çocuk ruhsallığının kara kıtası belki de. Korku, beklemenin üvey kardeşi olabilir mi? Suyun biraz derinindeki çakıllara dokunup onların kendi parlaklıklarını yayan halleriyle tanışmak ve çakılları görünür kılacak bir gizemsizliğe kavuşturmak..Davetli ya da davetsiz beliren geçmişin nereden geldiğini anlamaya çalışarak sorular sorabilmeye cesaret edebilmek.. Zaman içinde suda izlerinin silikleşeceğini bilerek, yine de geçmişteki ayak izlerine karışan adımları olabildiğince belirginleştirmeye çalışmak, kıyının ardına giden yola açılılabilir.


